Nice Senelere
“100 yaşına kadar yaşamak istiyorum.” dedim, yüzüme doğrultulan silahın namlusuyla göz göze gelmemeye çalışarak.
-Ha?
-Tam yüzüncü yaşımda öleceğim.
Güldü.
-Kaç yaşındasın?
-Saat kaç?
-On ikiye on var
-On dakika sonra yirmi yaşında olacağım
-Doğum günün mü?
Şaşırmıştı.
-Evet
-Kutlu olsun
-Eyvallah
Yüzüne hafif bir tebessüm yerleştirmişti ama silahın namlusu hâlâ bana bakıyordu. Gözlerimin sağ elindeki tabancaya takılı kaldığını fark edince hoyratça bir kahkaha attı ve silahı beline yerleştirdi.
-Neyse, sürprizi bozmayalım!
“Kısmet, abi!” dedim omuz silkerek. Zira ellerim oturduğum sandalyenin arkasına bağlı olduğu için başka bir şey yapamıyordum.
Samet Abi’yle daha öncesinde birkaç iş yapmıştık, normalde beni severdi. Ama benden çok daha fazla sevdiği bir ‘’abi’’sine yüklü miktarda borcum vardı ve bu tarz adamlar, rakamlar belli bir haneye ulaştıktan sonra babalarını bile tanımazlardı. Zaten babasını tanıyanların genelde sigortalı işleri olurdu.
Önümüzdeki on dakikanın on yıl gibi geçeceğinden emindim. Sırf doğum günlerinden hazzetmediğim için değil aynı zamanda aldığım borcun son ödeme tarihinin de yarın bitmesinden kaynaklıydı bu durum. Borcu alırken bu ufak tesadüfü fark etmemiştim. Zaten ben fark edene kadar peşinde koştuğum iş çoktan patlamıştı ve ben parayı nasıl denkleştireceğimi dert etmeye başlamıştım. Yine de durum hakkında yeterince endişelendiğim söylenemezdi. Sonuçta, şu anda karşımda oturan adam bir zamanlar bana ‘’Hayat çok da ciddiye alınacak bir müessese değil.’’ demişti, ağzından bir ejderha gibi duman üflerken.
Haklıydı. Üstelik kötü bir son ihtimali de bana gerçekçi gelmiyordu. Şimdiye kadar başımı onlarca kez belaya sokmuştum ve hepsinden de bir şekilde sıyrılmıştım. Birazdan karşımdaki adamın telefonunun çalacağını ve telefondaki sesin “Serbest bırak!” emrini vereceğini biliyordum. Öyle olmak zorundaydı, şimdiye kadar hep öyle olmuştu.
Tam telefonun çalacağına dair şüpheye düşmek üzereydim ki ne kadar özlediğimi o an fark ettiğim klasik iPhone zil sesi odayı doldurdu. İstemsizce sırıtmaya başladım. Yaklaşık üç saattir bu sandalyede oturuyordum ve uyuşan kollarımı artık hissedemiyordum. Telefonu pantolonun cebinden çıkarırken o kadar yavaş hareket ediyordu ki bekleyemedim.
-Açsana abi ya, bekletme adamı!
-Ne adamı lan? Karı arıyor. Ayrıca sen işine baksana hıyar! Sana ne?
Yüzümdeki sırıtış donuklaşmıştı ama tam anlamıyla silinmemişti. “Karı” mı arıyordu? Şaka yapıyor olmalıydı. Eski günlerin hatırına beni kafaya alıyor olmalıydı. Telefonun ekranını abartılı bir biçimde sağa çekerek yanıtladı çağrıyı.
-Buyur yavru! Nasıl olsun, oturuyoruz çocuklarla. Sen n’apıyorsun? Evde misin? Bu gece mi?
Sırıtış yerini hayal kırıklığına bırakmıştı. Bana şaka yapmak için bile olsa abisiyle böyle konuşamazdı. Üstelik bir sırtlan gibi gülümseyerek sergilediği dişleri sözleriyle eşleşiyordu. Sahi, kaç dakika olmuştu? Yeni güne girmiş miydik? O telefonun bir daha çalma ihtimali gerçekten de kalmış mıydı? Ayağa kalktı şimdi. Yürürken bu geceye dair planlarını yüksek sesle anlatıyor telefondaki muhatabına. Kapıyı ardından sertçe kapadı. Yanılmışım, bazı konularda birazcık da olsa utanması varmış.
Yanıldığım başka bir mevzu daha vardı, sanırım. Şu anda gözlerimin dolmasına ve nefes alışverişimin hızlanmasına sebep olan bu mevzu hep hayatta kalacağıma dair inancımdı. İşler ne kadar ters gitse de bir şekilde sıyrılabileceğimi düşünmüştüm hep. Bu sandalyeye zorla oturtulduğumdan beri zihnimin köşesinde olan ama yüzleşmek istemediğim eski bir tanıdıktı ölüm. Şimdiyse hırıltılı nefesini odanın içinde duyabiliyorum. Muhtemelen tam arkamda. Artık kaçabileceğim bir yer kalmamıştı. Başım istemsizce öne düştü. Gözlerimi kapattım. Yeryüzünde geçirdiğim yirmi yılı düşündüm. İnsanları, mekânları, olayları… Hepsi birbirini kovalayan onlarca silüet, resim ve hikâye. Tabii bazı kadınlar hatırlamaya değerdi. Birkaç adam da öyle. En nihayetinde görmeye değer manzaralar ve anlatılması gereken hikâyeler de vardı hafızamda. Fakat yorucuydu hatırlamak. Yaşadığım her günün üzerimden bir kamyon gibi geçtiğini hissettim. Hayatı göğüs kafesimde yaşatmaktan ziyade sırtımda taşımıştım sanki. En son ne zaman nefes alırken boğazımın yanmadığını hatırlamıyorum. Bir zamanlar yüz yıl yaşayacağıma inanmıştım bu boktan dünyada. Şimdiyse sırtımdaki bütün yükü yere, muhtemelen cesedimin devrileceği yerin yanına bırakmak üzereyim.
Gözlerimi açtığımda şaşırmadım. Karşımdaydı. Oturuyor, en azından ona yakın bir şey yapıyordu. Ölümü, seksi bir kadın suretinde görmüş olan Nick Belane’e imrendim bir anlığına. Oysa benim gördüğüm görüntünün en azından seksi olmadığı barizdi. Siyah örtülere sarınmış bir kuzgun kafatası… Varlığından kırmızı-siyah karışımı dumanlar sızıyordu odanın dört bir yanına. İki büyük boşluktan oluşan göz çukurlarını gözlerime dikmişti. Beni istiyordu. Neyse ki ben de onu istiyordum! Hiç değilse ömrümün kalan kısmında Belane’den daha renkli bir cinsel hayatım olacağı kesindi.
ŞIK-ŞIK
Çeliğin, çelikle çarpışmasının sesi odada yankılandı bir anlığına. Merminin namluya sürüldüğünü ve etime saplanmak için hazır olduğunu bildiren bu sesin Samet Abi’nin elindeki cihazdan geldiğini anlamakta fazla zorlanmadım.
Yorumlar
Yorum Gönder