Yara izleri alıyorum! - Bir korku ve gerilim hikâyesi denemesi
Not: Bu yazı ''Geceyarısı Radyosu'' isimli Youtube kanalının ''Takipçi Hikâyeleri'' video serisi için hazırlanmıştır. Lakin yazının sonuna doğru karakterin iç monologları arttığından metin korku hikâyesi olmaktan çıkıp bir çeşit kısa hikâyeye evrilmiştir. Bunun bilince okumanız rica olunur. Keyifli okumalar dilerim.
Şu anda bunları yazmak o kadar zor ki. Bu sözleri yere bir bıçakla kazımak… Kafayı yemek üzereyim hatta belki de çoktan yedim. Delirdiğini nasıl anlar ki insan? Acaba deli dediğimiz insanlar da delirmekten korkuyorlar mıdır şu an? Eğer hayatıma son vermenin bir yolu olsaydı bunu hiç düşünmeden hemen yapardım. Oysa daha bu sabah her şey normaldi.
Her zamanki gibi yurt odamda uyanmıştım. Yarı uykulu gözlerle etrafıma baktığımda oda arkadaşlarımın yataklarının boş olduklarını gördüm. ‘’Kahvaltıya çıktılar herhâlde.’’ deyip tekrar gözümü kapatacaktım ki dönüp etrafımı kolaçan etmeme sebep olacak kadar rahatsız edici bir ürperti hissettim. Gözlerimi tekrar kapatıp ürpertinin geçmesini bekledim ama geçmedi. Kendi kendime ‘’Zaten uykum da kaçtı bari kahvaltıyı kaçırmayayım.’’ deyip odadan çıktım. Yürürken yaptığım salakça kelime oyunun ne kadar zekice olduğunu düşünüp gülümsemeye çalıştım ama içimde hâlâ o garip his vardı. ‘’Bir an önce arkadaşlarımı görmeliyim!’’ diye düşünüp adımlarımı hızlandırdım. Merdivenleri resmen koşarak çıktım. Yemekhane sırasına girdiğimde hemen önümde Ahmet’i gördüm. Ahmet, benimle aynı katta kalan ve benden birkaç sınıf küçük bir nevi yurt arkadaşımdı. Selamlaştıktan sonra ‘’Abi bugün Kızılay’a gidiyoruz di mi?’’ dedi. ‘’Ne alaka şimdi?’’ der gibi baktım ona. ‘’Abi söz vermiştin. Hep erteliyorsun valla darılacağım bak!’’ dedi. Beni sürekli bir yerlere çağırıyordu ve ben hiçbir zaman gitmiyordum. Bugün gitmeyi de gerçekten hiç istemiyordum hem de içimdeki o lanet ürperti hâlâ gitmemişken. Ama gerçekten çocuğa artık ayıp olmaya başlamıştı, çok uzun zamandır davetini reddediyordum zaten. ‘’Tamam kahvaltıdan sonra çıkalım.’’ dedim.
Kahvaltıda arkadaşlarımı görememiştim ama fazla önemsemedim. Dışarıya çıkmak iyi gelmişti, şimdiden kendimi daha iyi hissediyordum. Ahmet’le metroya doğru ilerledik. Yeraltına doğru inen merdivene binmeden önce sabahki o tanıdık ürpertiyi tekrar hissettim. Bu seferki o kadar şiddetliydi ki kenara oturup Ahmet’ten bir sigara istemek zorunda kaldım. Sigara bittikten sonra sağ elimin üstünde söndürdüm. Bunu ya sarhoşken ya da kendimde olmadığımı hissettiğim zamanlarda yapıyordum. Gözüm kolumdaki yaralara kaydı. Sırf sıkıldığım için kollarıma onlarca faça atmıştım zamanında ve itiraf etmeliydim ki korkunç gözüküyorlardı. Derin bir nefes aldım ve Ahmet’le birlikte merdivenlerden indik. Bir şeylerin yolunda gitmediğini ilk o anda fark etmiştim. Etrafta insan yoktu. Gişede bekleyen görevli bile yerinde değildi. Bunu fırsat bilip gişeden atladım ve tırabzanlardan kaydım ama epey garipsemiştim doğrusu. Metro her zamanki vaktinde gelmişti. İçeri girdiğimizde normalden daha az insan olduğunu fark ettim. Üstelik aralarından birisi epey tuhaf giyinmişti. Daha doğrusu giysisi normaldi ama… Sanki ona ait değildi. Ahmet’le ilk bulduğumuz koltuğa oturduk ve o tuhaf adamı incelemeye başladım. atmışlı yaşlardaydı. Uzun boylu ve beyaz tenliydi. sarı saçları parlıyordu ama yer yer dökülmüştü. Üstündeki siyah palto oldukça dardı. Siyah tişörtü de o kadar dardı ki adamın karnının bir kısmı açıkta kalıyordu. Siyah dar pantolonuna gümüş bir zincir takmıştı ve siyah botlarıyla bir uyum içerisindeydi. Benim yaşlarımdaki gotik bir gence çok yakışacak olan bu kombin atmışlı yaşlardaki sarışın adamın üstünde sırıtıyordu. Abartılı bir kamburu vardı. ‘’Yazık, uyuşturucu bağımlısı herhalde!’’ dedim içimden ve içimden bunu geçirdiğim anda dönüp bana baktı. Sabahtan beri hissettiğim o iğrenç ürperti tavan yapmıştı. Adamla kısa bi süre bakıştıktan sonra gözlerini indirip vücudumu incelemeye başladı. Kollarımdaki yara izlerini görünce aniden sırıtmaya başladı ve gelip yanıma oturdu. Korkmaya başlamıştım ve dönüp Ahmet’e baktım ama hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi duruyordu. ‘’Yara izleri… Yara izleri alıyorum.’’ dedi beklemediğim kadar düzgün bir Türkçeyle. Olan bitene anlam veremiyordum. Tekrar ‘’Yara izleri… Yara izleri alıyorum!’’ dedi gülümseyerek. Aklıma Orhan Veli’nin ‘’Eskiler alıyorum’’ şiiri gelmişti. O an bir rahatlama hissettim çünkü karşımdaki adamı bir çeşit yeraltı edebiyatı seven, içindeki gençliği korumuş tuhaf bir bunak zannetmiştim. Böyle ilginç karakterlere rastlıyordum okuduğum romanlarda, neden Ankara’da bir tanesiyle karşılaşmayaydım ki?
‘’Satayım sana dayı!’’ dedim gülerek. ‘’Bunu yapar mısın gerçekten de?’’ diye sordu ılık bir sesle. ‘’Elbette dayı feda olsun sana!’’ dedim eğlenceli bir latife yaptığımı düşünerek. Onun da hafif bi tebessüm etmesini bekliyordum ama o sırıtmaya başladı ve gözleri fal taşı gibi açıldı. Metronun bir anlığına sarsıldığını hissettim. Pencereden dışarıya baktığımda zifiri karanlıktı. Güzergahımızda gerçekten karanlık bir istasyon vardı ama orası bile bu kadar karanlık değildi. Yüzümdeki tebessüm istemsizce silindi. Olan bitene ne tepki verdiğini merak ettiğim için kafamı Ahmet’e çevirdim ama suratında hiçbir şaşkınlık ifadesi yoktu. Lavuk sanki her gün böyle şeyler görüyordu! Dönüp tekrar adama baktığımda sağ elimi ellerinin arasına almış yara izlerimi okşuyordu gözlerime bakarak. Korkudan kalp krizi geçirmek üzereydim. Sabahtan beri yakamı bırakmayan o iğrenç his ve şimdi de bu adama denk gelmek! ‘’Bu yara izleri… Nasıl oldu?’’ diye sordu dişlerini sıkarak. Titreyerek ‘’Ke-kendim, yaptım.’’ diyebildim. Cevabım karşısında sırıtışı daha da genişledi ve yüzündeki hoşnutluk ifadesi bir kat daha arttı. Elimi sıkmaya ve ezmeye başladı. Elimin acımasıyla içinde yüzdüğüm korku denizinden sıyrıldım ve ‘’N’oluyor lan? Sen kimsin dayı?’’ diyerek ayağa fırladım ama gördüğüm şey yüzünden az daha düşüp bayılacaktım.
Ayağa fırladığımda hâlen koltukta oturmakta olduğumu gördüm. Ayaktaydım ama aynı benim gibi gözüken birisi az önce benim oturduğum yerde oturuyordu ve Ahmet’le konuşuyordu. Konuşan, benim sesimdi. Benim kullandığım sözcükler… Hiçbir tuhaflık yoktu oturan hâlimde. Tuhaf görünüşlü adam bir anda ayaklarıma sarıldı. Bir küfür savurup tekme attım. Etkilenmemiş gibi duruyordu ben de cebimden sustalı bıçağımı çıkardım, eğildim ve artarda saplamaya başladım. Eti deliniyordu ama hiç kan akmıyordu. Omzum yorgunluktan ağrıyana kadar sapladım. En sonunda pes ettim ve bıçak elimden kayıp düştü. Kafasını kaldırdığında o iğrenç sırıtışı hâlâ koruduğunu gördüm. Gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. Kendi kendime fısıldayarak ‘’Bir kâbus olmalı. Hâlen yurt yatağımda yatıyor olmalıyım!’’ dedim. Ayağa kalktı ve karşıma geçti. Yüzünde az önceki deliliğinden eser yoktu. ‘’Üzgünüm Kadir Bey. Şu anda yaşadığınız her şey, bu sabah hissettiğiniz o ürperti kadar gerçek.’’ Afallamıştım. İsmimi nereden biliyordu? Sabahtan beri yakamı bırakmamış olan o ürpertiyi nereden biliyordu? ‘’Adımı… Nereden… Biliyorsun?’’ diye kesik kesik sordum. Kelimeleri sanki çok uzaklardan bulup getiriyordum ağzımdan çıkarmak için. ‘’Bunun bir önemi yok. Artık isminizin de bir önemi yok zaten. Artık iradeniz yok.’’ dedi tuhaf adam. Yalnızca sessiz bir ‘’Ne?’’ diyebildim. O anda metrodaki herkesin ayağa kalkıp kapılara doğru ilerlediğini gördüm. Ahmet ve yanındaki ben de gülüşerek yürüyüp geçtiler önümden. Hiçbir şeye anlam veremiyordum. Karanlığa adımlarını atıyorlar ve sonsuz karanlığın üstünden yürüyerek geçiyorlardı. Koştum peşlerinden. Metro kapısından dışarı adımımı attığım anda boşluğun içine düşerken buldum kendimi. Kısa bir süre sonra yeniden metronun ortasında dikiliyordum. Defalarca koştum peşlerinden ve defalarca o boşluğa düştüm. En sonunda pes edip Ahmet ve yanındaki ‘’Ben’’in yürüyerek uzaklaşmalarını izledim. O anda elimden düşürdüğüm bıçağı hatırladım. Kendimi öldürmek pahasına da olsa bu deliliğe bir son vermek istiyordum! Ayrıca hâlâ içimde bir yerlerde yaşadığım bu şeyin travmatik ve aşırı gerçekçi bir rüya olduğuna inanıyordum. ‘’Uyanmak için ölmem gerek belki de.’’ diye düşündüm ve bıçağı boğazıma soktum. Gözümü kapatmıştım. İlk intihar girişimim değildi. Ama son da olmadı çünkü bıçağı defalarca boğazımın farklı noktalarına saplamama rağmen kan falan akmadı boğazımdan.
Bıçak ikinci kez elimden kayıp düştü. Kafamı çevirip donuk gözlerle o tuhaf şerefsize baktım. Sırıtışı öylesine büyümüştü ki insansı sınırlarını aşmıştı. Sarı ve yer yer eksik dişlerini bütün detaylarıyla görebiliyordum. En başından beri orada dikilmiş ve heyecanla beni izliyordu. Muhtemelen yaptıklarımın hiçbir işe yaramayacağını bildiğinden beni engellemek için hiçbir girişimde bulunmamıştı. Sessizce yanıma geldi. ‘’Açıkçası beni şaşırttınız. Normalde kendilerini öldürmeyi deneyenler, bunu antlaşma şartlarımı dinledikten sonra bir sinir krizine kapılıp yaparlar. İlk defa birisi mantığıyla karar verip kendisini öldürmeyi deniyor. Ne kadar değerli olduğunuzu kanıtladınız böylece.’’ Mutluluğu sesine yansımıştı puştun, resmen zevkten dört köşe olmuştu. Bense hıçkırarak ağlamaktan başka bir şey yapamıyordum. ‘’Antlaşma şartları?’’ diyebildim hıçkırıklarımın arasında. ‘’A evet. Antlaşma şartları. Size bahsetmedim değil mi? Lütfen kabalığımı mazur görün. İlk defa bu kadar heyecan verici bir satıcıyla karşılaşıyorum.’’ Satıcı mı? İlk defa mı? Konulu bir horror porn'un yıldızı olduğumu düşünmüştüm ama görünüşe göre metafiziksel kapitalizmin korkunç kurbanlarından yalnızca biriydim. Ben içten içe hep komünizmi sevmiştim zaten. Marx and Engels, God and Angels! Böylesine bir anda bile şaka yapabildiğim için kendimle gurur duymak istedim ama içimden bir ses bunun hiçbir işe yaramayacağını söyledi. Aklımı yitirmeye başlamıştım sanırım.
‘’Ben ölüler âleminde çalışan bir satış görevlisiyim. Bir nevi aracıyım aslında, ölüler ve yaşayanlar arasında. Bedeni sağlıklı olanların bedenlerini alır ve yaşarken bu şansa sahip olamayanlara satarım. Örneğin diri diri yananlar, engelli doğanlar veya doğuştan ağır cilt hastalıkları olanlar, dini bir ayin uğruna derisi yüzülerek öldürülen insanlar vesaire vesaire. Bedeninizi alacağım. Şimdiye kadar o bedenle gerçekleştirdiğiniz bütün aktiviteleri de. Bütün rutinleriniz, öğrendiğiniz bütün bilgiler… Kısacası hayatınızı alacağım Kadir Bey. Ama korkmayın, ölmeyeceksiniz! Bilinciniz yerinde olacak ama iradeniz olmayacak. Bedeninizi sattığım kişi sizin hayat bilgilerinizle ve kendi iradesiyle bedeninizi yönetecek. Siz de onun yeni hayatına anbean tanıklık edeceksiniz. Tıpkı komaya girmişsiniz de bilinciniz açıkmış gibi düşünün. Harika değil mi?!’’ Kesinlikle harika falan değildi. Bir yabancının benim bedenimde benim cümlelerimi kullanıyor olduğunu hayal ettim bir süre. Ailemle yemek yediğini, arkadaşlarımla okey oynadığını, sevgilimle seviştiğini… O an aklıma bir soru takıldı. Tek bir soru, büyük harflerle. ‘’NEDEN BEN?’’ Yakasına yapıştım. Bağırıyordum onu yakasından tutup silkelerken. ‘’NEDEN BEN?!’’ Gülümsemesini hiç bozmadan ‘’Çünkü Kadir Bey, sizin gibi bedenine zerre kıymet göstermeyenler yoğun bir koku taşır. O kadar yoğundur ki bizim âlemimize bile sızar bu koku! Ve hayatlarında sağlıklı bir bedene sahip olamamış onca engelli, hastalıklı ya da kazazede adam bu koku karşısında deliye döner.’’ ellerim yakasından hafifçe kayıp iki yana düştü. Aniden kaşları çatıldı ve sinirlendi. Bu sefer o iki eliyle yakamı kavradı ve resmen kelimelerini büyük bir nefretle yüzüme tükürmeye başladı: ‘’Sizin gibi aşağılık adamlar birçoğunun sahip olamadığı nimeti hiçe sayıyorlar! Gerçekten rezil yaratıklarsınız. Yerinizde olmak için her şeyini feda edebilecek milyonlarca insanın olduğunu hiç düşünmüyor musunuz? Bir kez ayağa kalkabilmek için bütün ömrünü feda edebilecek insanların olduğunu mesela? Vücutlarında yara izleri olanlar vücutlarını korumak için yeterli özeni göstermeyen insanlardır. Hele o izleri senin gibi bile isteye yapanların vücutlarını onlardan söküp almak ve gerçekten hak edenlere teslim etmek benim görevimdir!’’
Afallamıştım. Ben sadece… Kendime zarar vermeyi seviyordum hepsi bu. Bunun kimseyi kızdırdığından haberim yoktu. Eğer günün birinde böyle sikimsonik bir hayalet görevliyle karşılaşacağımı bilseydim kesinlikle çelik bir zırh giyerdim ve duşta bile çıkarmazdım. Yine de bu uhrevi dolandırıcı bir antlaşmadan söz edip duruyordu. ‘’Belki de gözüktüğü kadar kötü değildir.’’ diye düşündüm. Bedenimi vermenin karşılığında bir mükafat alacağımdır belki de. Fizikî dünyada bulamadığım anlamı uhrevi dünyada bulurum belki de! Belki de etten ve kemikten inşa edilen basit anlamlardan sıyrılacak ve gerçek olana erişebilecektim bu antlaşma sayesinde! ‘’Ama bu bir satış antlaşması değil mi? Bedenimi vermenin karşılığında ben ne alacağım peki?’’ diye sordum gülümseyerek. ‘’Doğada avlanıp derisi yüzülen ve fırında pişirilen bir tavşan ne alırsa sen de onu alacaksın pislik herif.’’ diye tısladı dişlerinin arasından ve devam etti: ‘’Sen sadece basit bir ürünsün. Satış antlaşması benim ve müşterilerin arasında, senin hakkında olacak. Seninle yaptığım tek antlaşma bedenini bana teslim etmen içindi.’’ Ağzım açık kalmıştı. İşin içinden çıkabileceğime dair hiçbir umudum kalmamıştı artık. Yine de kafama bir şey daha takıldı, ben hiçbir zaman bir antlaşma kabul ettiğimi falan hatırlamıyordum ki siktiğimin adamı yine konuşmaya başladı: ‘’İlk karşılaştığımızda bana söylediklerini hatırlıyorsun değil mi?’’ O an hemen ölmek istedim. Çünkü gayet net bir şekilde hatırlıyordum yara izlerimi almak istediğini söyleyen adama kendimden emin bir şekilde ‘’Satayım sana dayı!’’ dediğimi. Basit bir gündelik konuşma sandığım şeyin başıma bütün bunları açtığına inanamıyordum. Sırf kendime zarar verme alışkanlıklarım yüzünden maruz kaldığım bu yoğun ayrımcılık hakkında tek bir şikâyette bile bulunmadım. Kafamı kaldırıp etrafıma baktım. İçerisi loş sarı ışıklarla aydınlanan ve titreyerek giden bir metrodaydık. Arada rayların sallantısının ağır metalik sesini duyabiliyordum. Pencereden dışarıya baktığımda hâlâ zifiri karanlıktı ama hareket ettiğimizi hissedebiliyordum. Gecenin sonuna gidiyorduk sanki ama oraya asla varamayacaktık. Peki ya ne olacaktı şimdi? Sihirli bir şekilde uhrevi pazar meydanına falan mı ışınlanacaktık? Öğrenmenin tek yolu sormaktı.
Bana belinden çıkardığı siyah bir Ka-bar marka askeri bıçak uzattı. ‘’Bununla kendi derini yüzmen gerek. Bunu ben yapamam. Senin yapman lazım.’’ dedi. Bunu yapabilirdim yapmasına zira karşımdaki satıcının uzun tiradı bedenimden tiksinmeme yol açmıştı. Yine de sordum ‘’Peki ya yapmazsam ne olur?’’ diye. ‘’O zaman ikimiz de burada bekleriz böyle, sonsuza kadar.’’ ‘’Demek sonsuza kadar ha?’’ diye geçirdim içimden. Kalkıp etrafta dolaşmaya başladım. Sonsuz vagon vardı sanki ve kapıların hepsi açıktı. Belki de bütün vagonlardan atlamayı denerdim sıra sıra. Teklifi kabul etmektense sonsuza kadar burada mı beklesem acaba diye düşünürken yine o tanıdık ve rahatsız edici sesi duydum, hâlâ diksiyonu düzgündü: ‘’Bir maymunun daktilo tuşlarına rasgele sonsuz kere basmasıyla Shakespare’in bütün romanlarını yazabileceğini biliyorsun değil mi?’’ Yemin ederim ki o orospu çocuğunu öldürmek istiyordum. Hissettiğim yorgunluktan dolayı bir koltuğa oturmak istedim. Yaşadığım olayın beynime salgılattığı korku ve adrenalin geçmişti ve karşımda idrak etmem gereken korkunç bir durum vardı. Ailemi, kız arkadaşımı, dostlarımı düşündüm yine. Okulda gördüğüm onlarca insan, her gün yadsıdığım onlarca yüz. Şimdi yerlerinde olmak için her şeyimi verirdim! Ağlamaya başladım. Mantıklı bir şeyler düşünmeye çalışıyordum. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu sanırım. Belki de bu bıçak uhrevi falandı ve tuhaf satıcıyı öldürmemi sağlayabilirdi. Belki de kendimi kimsenin satın almak istemeyeceği kadar küçük parçalara bölebilirdim böylece bu tuhaf satıcıya en azından son bir kazık atmış olurdum. Bütün bunları düşünürken aklıma mantıklı sayılabilecek bir şey geldi! Elimdeki bıçakla yere bütün bu olan biteni kazıyabilirdim. Bu metro vagonlarının gerçek olup olmadıklarını bilmiyordum ama belki de bütün bu ruhani olay bittikten sonra gerçek dünyada var olmaya devam edeceklerdi. Sonuçta içinden inen yolcular gerçekti değil mi? Kahkahalar atarak elimdeki bıçakla yeri kazımaya başladım. Sonuçta sonsuz vagonum ve sonsuz zamanım vardı. Böylece ilk kelimelerimi sonsuz gecenin içindeyken büyük puntolarla yazdım o vagonun zeminine: ‘’Şu anda bunları yazmak o kadar zor ki!’’
Yorumlar
Yorum Gönder